Emre İkizler İle Fotoğraf Üzerine

Foto Röportaj etkinliklerini paylaşmak için oluşturulmuştur.
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Şahin Atar
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesajlar: 326
Kayıt: 10 Kas 2020 Sal 12:24 am
Konum: Muğla
İletişim:

Emre İkizler İle Fotoğraf Üzerine

Mesaj gönderen Şahin Atar »

Oldukça uzun bir aradan sonra 2009 senesinin ilk foto röportajını uzun yıllarını fotoğrafa veren, üniversite ve derneklerde öğretim görevlisi olarak görev yapan Emre İkizler’e ayırdık.

Her şeyden önce bizi kırmayıp, davetimizi kabul ettiğiniz, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum Emre Bey. İlk sorumuzdan başlayalım isterseniz. Emre İkizler kimdir? Fotografik geçmişinizden bahseder misiniz?
Emre İkizler bugün itibariyle bir fotoğraf eğitimcisidir. Her ne tarafından bakarsanız fotoğrafı çok seven birisidir. Bu sevgisi bir şekilde profesyonel olarak fotoğrafa girmesine yol açmıştır. Günümüzde de fotoğraf eğitimciliği yapmaktadır. Belki sanat alanında da bir takım çalışmalar yaptığım doğrudur ya da ne bileyim amatör olarakta fotoğraf çekiyorum, ama çok temel olarak kendimi fotoğraf eğitimcisi olarak tanımlayabilirim.

Temel Fotoğraf 2003, Fotoğraf’ın İpuçları 2004, Fotoğraf Teknik Okumaları Faruk Akbaş ile ortak hazırladığınız 2006, Filmden Dijitale 2007 kitaplarınız hakkında bilgi verir misiniz?
Şimdi ilk iki kitap Temel Fotoğraf ve Fotoğraf’ın İpuçları aşağı yukarı birbirine benzer formatta kitaplar. Onlar Fotografevi adlı kurumda eğitim kursu, kurslar, fotoğraf seminerleri verirken yaptığımız ortak çalışmaların aslında bir araya getirilmiş halleridir. Zaten o ikisi açıkçası piyasaya belki çıkmayan veya çok zor bulunan kitaplardır çünkü onlar daha çok Fotografevi’nin kendi ihtiyacı için hazırlanmış kitaplardır ama asıl benim için daha önemli olanlar tabi Faruk Akbaş’la ortak hazırladığımız “Fotoğraf Teknik Okumaları” ve kendi yazdığım “Filmden Dijitale Fotoğraf”. Ben tabii fotoğrafın teknolojik bir uğraş olduğuna inanıyorum. Fotoğraf teknolojisini de yakından izlemek gerektiğine inanıyorum. Bu konuda da biraz deneyimim var; bunu bir şekilde okuyucularla paylaşmak istemiştim o yüzden hazırladığım kitaplardır bunlar.

“Filden Dijitale Fotoğraf”ta fotoğrafın dijital teknikleri mi anlatılıyor?
Aslına bakarsanız dijital fotoğrafı üçe ayırmak mümkün. Bir tanesi görüntüleme, diğeri görüntü işleme ve son olarak da baskıdır. Böyle düşündüğüm zaman o kitap dijital görüntülemeye ait bir kitaptır. Dolayısıyla daha çok dijital fotoğraf makinalarını tanıtan sonrasında da fotoğraf makinasını kullanarak okuyucuya çekim yapma pratikleri, teknikleri ve birtakım öneriler sunan bir kitaptır. Kitabı yazdığım dönemde hala film kullanan insanlar da vardı ve dijitale biraz da soğuk bakan insanlar vardı. Aslında bunun böyle olmaması gerektiğini anlatan bir içerikte düşünmüştüm onu. Çünkü aslında dijital ya da film, çok fazlaca değişen bir şey yok.

Geldiğimiz nokta itibariyle durum şunu gösteriyor ki, artık dijitalden geri dönüşü olmayan bir noktadayız. Herhalükarda analog belki sadece belli çevrelere hitap eden bir konuma geldi.
Doğrudur, biraz da butik bir şeye dönüştü. Zaten pratikte renkli film çeken kimse kalmadı. Çünkü renkli filmin bir dolu problemleri vardı. Aynı emülsiyonun tutturulamaması, banyonun aynı koşullarda yapılamaması gibi problemleri vardı. Dahası, çok da hızlı yıpranan bir yapısı vardı. O anlamda dijital tamamen onun yerini almış durumda. Bir tek belki siyah beyaz film hala karanlık odanın getirdiği o nostaljik zevk yüzünden yapılabilir bir şeydir ve keyifli bir şeydir; buna kimsenin itirazı olamaz. Ama yine de çok zor bir uğraşı, zaman isteyen bir uğraşı… Bunu ancak seven insanlar sürdürebilirler, ama herkesin bunu yapabilmesi zor tabii. Dijitalin çok daha hızlı, kullanışlı, sonuca çok çabuk ulaştıran bir yapısı olduğu için tabii ki pek çok insan bunu kullanacaktır.

Açmış olduğunuz fotoğraf sergilerinden bahseder misiniz?
İlk fotoğraf sergimi İTÜ’de öğrenci iken açmıştım. 1991 yılında tabi şu anda baktığım zaman biraz basit ya da naif diyebileceğim bir sergiydi, ama yine de bir üniversite öğrencisi için heyecan verici bir şeydi. Ve o zaman almış olduğu eleştiriler ve de o sergiden iki tane fotoğrafımı satmış olmam beni umutlandıran gelişmelerdi. Daha sonra 2003 yılında HP firmasının sponsorluğunda Dijitalist diye bir sergi açtım. Orada da Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı” adlı şiirini yorumlamak gibi bir çabaya girmiştim. O belki de ülkemizde açılan ilk dijital işlenmiş fotoğraflardan oluşan sergiydi. O da tabi çok tepkiler çekti; olumlu ya da olumsuz bir dolu tepki alan bir sergi oldu. Ama onun dijital fotoğrafın anlaşılmasında yine de işe yarar bir sergi olduğunu hep düşünürüm. Yani bir şekilde o serginin açılmasının iyi olduğunu, her ne kadar şu an baksam içinde çok sevmediğim fotoğraflar yer alsa da, yine de öyle bir serginin o dönemde açılmış olmasının çok işe yaradığını düşünürüm. Çünkü o kadar çok hakkımda yazıldı, eleştirildi, ileri geri konuşuldu ki, o yüzden iyi olduğunu düşünüyorum. Son sergimi de iki yıl kadar önce ilk kez Muğla Akyaka’da açtım. O da doğa konulu bir sergiydi daha sonra bu sergiyi Mersin’de ve sonra da İstanbul’da Maltepe Üniversitesi’nde açtım. Bu da dünyanın çok çeşitli coğrafyalarında çekmiş olduğum doğal görüntülerden oluşan, doğaya ait görüntülerden oluşan büyük boy fotoğrafların yer aldığı bir sergiydi.

Fotoğraf sergilerinizin devamı gelecek mi?
Açıkçası ben doğayı çok seviyorum. Doğayı görüntülemeye tabii ki devam ediyorum. Çok kısa vadede değil ama orta vadede evet, onu geliştirmeyi bir şekilde düşünüyorum.

Fotoğraf nedir? Sizde nasıl bir etki ve çağrışım yapmaktadır?
Fotoğraf benim açımdan tabii bir yaşam biçimidir, ama daha genel bir şekilde baktığımız zaman fotoğraf bir teknolojidir. Bu teknolojiyi kullanarak kimi insanlar bunu bir sanat eseri haline getirebilirler, kimi insanlar bunu bir hobi olarak kullanabilirler, kimi insanlar bunu tanıtım, reklam amacıyla kullanabilirler, ya da başka işlerde kullanılabilir. Fotoğraf aslında bir teknolojik malzemedir. Bunu nasıl kullanırsanız öyle olur. Ben bunun daha çok sanat boyutuyla ilgileniyorum ve eğitimci olarak da elbette bunun teknolojik altyapısını bilmek zorundayım. Öğrencilere bunu anlatmak zorundayım. Bunun teknolojik kısmının bilinmesinin gerek şart olduğunu düşünüyorum ama bu yetmez. Bunların hepsini bilmek, fotoğrafın alt yapısını bilmek iyi bir iş üretmeye yetmez, ama gereklidir. Bunun üzerine ne eklemek gerekir? Bunun üzerine sanat tarihini bilmek gerekir, genel kültür sahibi olmak gerekir, yaşadığınız toplumun sorunlarını biliyor olmanız gerekir, hayatı yakından izliyor olmanız gerekir. Bütün bunların birikimiyle siz bu teknik malzemeyi kullanıp son derece etkileyici görüntüler çıkarabilirsiniz diye düşünüyorum. Yani kendinizden bir düşünce, duygu ya da söylem katmanız gerekir.

Fotoğraf okuma ne demektir? Kriter ve özellikleri nelerdir?
Fotoğraf okuma aslında üretilmiş olan bir fotoğrafın değerlendirilmesidir. İzleyici tarafından algılanmasıdır. Bu tabii iki şekilde olabilir: Birincisi teknik olarak izlemek, teknik olarak okumak mümkündür fotoğrafı. Fotoğrafa baktığımız zaman fotoğrafçının nasıl bir objektif kullandığını, konuya olan uzaklığını, modeliyle ilişki kurup kurmadığını tahmin etmek gibi şeylerdir. Tabii kullandığı enstantane, diyafram değerleri ya da ışığın nerden geldiği, kompozisyon kurallarına dikkat edip etmediği gibi şeyler belirlenebilir. Bütün bunlara biz “teknik okuma” diyoruz. Bir de tabii ki anlam, içerik üzerine bir okuma da yapmak mümkündür. Bu da fotoğrafın, duygusal, düşünsel olarak içeriğini ortaya çıkarmakla ilişkilidir. Zaman zaman ülkemizde bunun çok aşırı uçlara götürüldüğünü görüyoruz. Aslında fotoğrafçının çekerken hiç düşünmediği bir boyutun o fotoğrafı okuyan kişi tarafından gündeme getirilmesi gibi, abartılı diyebileceğim durumlara ulaşabiliyoruz. O yüzden o fotoğrafın gerçekten iyi anlatabilmesi, iyi kavranabilmesi için o fotoğrafın aslında geçmişini biliyor olmak, fotoğrafçının onu hangi niyetle çektiğini biliyor olmak gibi şeyler gerekiyor. Bu bilgilere sahipseniz ancak, o fotoğrafın içeriği üzerine birşeyler söylemek mümkün olabilir.

Kısaca özetlemek gerekirse doğrusu, fotoğraf çeken kişinin o anlamı yükleyerek seyirciye sunmasıdır, yoksa yorumlayan kişinin şöyle fotoğraftır böyle fotoğraftır diye yorumlaması değildir değil mi?
O konularda çok yanlış uygulamalar gördüğüm için bazı tereddütlerim var. O yüzden de gerçekten fotoğraf okuma yapabilmek için fotoğrafçının niyetinin bilinmesi önemlidir diye düşünüyorum. Bilmeden yapılan şeyler tahminin ötesine geçmez.

Fotoğraf eleştirmenliği hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Fotoğraf eleştirmenliğini iki şekilde anlamak mümkün. Fotoğraf eleştirmenliği deyince aklıma önce sanat boyutundaki fotoğrafın sanatsal eleştirmenliği geliyor. Bu, ülkemizde eksikliği çok hissedilen bir durum. Çünkü mesela resim konusunda, heykel konusunda bir dolu eleştirmen var, ama fotoğraf konusunda bir sanat eleştirmenimiz yok bildiğim kadarıyla. Zaten sanat boyutunda fotoğraf üretimi de aslında çok sınırlı ülkemizde. Tüketimi de yok gibi bir şey. Ortada sanat fotoğrafı yokken, fotoğraf sanatı eleştirmeninin de ortada olmamasını aslında doğal karşılamak gerekiyor. Doğru dürüst bir üretici, alıcı ve eleştirmen üçlüsü oluşmamış durumda. O yüzden de böyle bir eksiklik var. Ama tabii ki fotoğraf eleştirisi yalnızca sanatsal anlamda olmak zorunda değil. Özellikle eğitim anlamında çok önemli bir yeri var eleştirinin. Hobi fotoğrafçısının bile fotoğrafa yeni başlayan ve kendini bir şekilde fotoğraf sevgisi içinde bulan kişilerin ürettikleri her fotoğrafı, kendisinden daha iyi bilen birisine eleştirtmek, onun görüşlerini almak gibi bir şey yapmasını ben çok yararlı ve doğru buluyorum. Zaten gözlemlediğim kadarıyla pek çok insan da bunu yapıyor. Bu sağlıklı bir şey çünkü. Biraz usta çırak ilişkisine giriliyor orada ve daha iyi bilen birisi, fotoğrafa yeni başlayan birisine nerede doğru, nereden yanlış yaptığını söylüyor; bu gayet doğal bir şey. Bu benim çevremde pek çok insan tarafından uygulanıyor. Belki Anadolu’nun daha az gelişmiş kesimlerinde fotoğrafa merak duyanlar bunu sağlayamıyor olabilir, böyle bir usta bulamayabilirler. O zaman da, fotoğraf paylaşım siteleri gibi yapılar onlar için bir çıkar yol haline geliyor. Bu da aslında iyi bir şey, ama oralarda da gerçekten doğru kritikler, doğru eleştiriler yapılıyor mu? Bundan çok emin değilim doğrusu. Ama tabii ki eleştirmen dediğimiz kişinin fotoğrafı üreten kişiye biraz insaflı davranması gerekiyor. Burada “insaf” sözcüğünü özellikle vurgulamak istiyorum. İnsaf boyutunu çok önemsiyorum eleştiride, çünkü sonuçta özellikle fotoğrafa yeni başlayanların bir dolu şeyi bilmeden işe başladığını düşünürsek, eleştiri yapan insanların da çok kırıcı olmamak zorunda olması gerekiyor. Aksi takdirde, fotoğrafa başlayan kişiyi bu işten tamamen soğutmak gibi bir risk sözkonusu. Öte yandan, çok aşırı cesaretlendirmek de doğru değil. Bu sefer de kötü bir şeyi iyi bir şey gibi yansıtıyorsunuz. O zaman da fotoğrafçının gerçekten iyiye ve doğruya ulaşması zor oluyor. O yüzden bu çizgiyi tutturmak zor. Ne çok katı, ne çok yumuşak; bir dengede, politik diyebileceğimiz bir çizgide durması gerekiyor eleştirmenin. “Yerden yere vurmak”, ya da “suya sabuna dokunmamak” yapılmaması gereken şeyler. Bunlar arasında bir dengeyi tutturması gerekiyor eleştirmenin.

Tam burada bir şey ilave etmek istiyorum. Yorum yapıldıktan sonra yorum yapılan kişinin çok alıngan olmaması gerekiyor galiba. Çünkü bazen öyle ince ince hesap ediyorsunuz ki, hani şöyle yazayım şöyle yapayım karşı taraf alınmasın, soğumasın gibi. Fakat maalesef olumsuz dönebiliyor o kadar ince eleyip sık dokuduğunuz halde.
Şimdi burada şöyle bir şey var: Türk insanı alıngandır. Maalesef böyle bir yapımız var genel olarak. Hani havadan nem kapıyor bazılarımız. Bazılarımız da o kadar değil, ama genel olarak fotoğrafla uğraşan insanlar alınırlar, bu bilinen bir gerçektir. Tabi onlara da bir tavsiyede bulunmak gerekirse; o kadar da alıngan olmasınlar. Çünkü bu yapılan eleştiri sizi yermek, sizi yoketmek için yapılan bir şey değil, sizin hatanızı anlayıp daha iyisini yapmaya yönelten bir şey aslında. Bunu da bu şekilde algılamak gerekiyor. Yoksa “falan kişi benim fotoğrafımı beğenmedi, ben çekemiyorum” gibi bir şey doğru değil, böyle bir tepki göstermek doğru değil. Beğenilmeyen fotoğrafın, aslında fotoğrafçıyı daha çok hırslandırması gerekir, daha iyisini yapmak için onu güçlendirmesi gerekir. Bence olaya böyle bakmakta yarar var.

Dijital fotoğraf hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Fotoğrafın teknolojik bir yapısı olduğunu söylemiştim. İlk icat edildiği zaman da dönemine göre teknolojiydi, yapılan her tür yenilik de aslında teknolojinin fotoğraftaki yansımaları haline geldi. Dijital fotoğraf da günümüzdeki teknolojinin fotoğraftaki karşılığıdır. Belki yarın öbür gün başka bir yenilik olacak, adına başka bir şey dediğimiz başka bir şey kullanacağız görüntülemek için. Ama sonuçta her zaman için amaç, sevdiğimiz bir takım görüntüleri oluşturmak için bir düzenek kullanmaktır. Bu düzeneği bugün dijital, geçmişte film, gelecekte de başka bir şey olması bizi çok etkilemez diye düşünüyorum. Ve tabii ki her yeni teknoloji bir takım kolaylıklar sağlıyor bize. Dijital teknoloji ilk gündemimize geldiği zaman çok kaliteli değildi belki görüntü kalitesi. Bu yüzden birtakım insanlar burun kıvırdılar, ama aslında hayatımızı çok kolaylaştırıcı etkileri var. En azından çektiğiniz fotoğrafı anında görebiliyor olmanız bile yaptığınız yanlışı hemen anlamanızı ve doğrusunu yapana kadar da size bir fırsat vermesini sağladığı için bence çok yararlı bir özellik. Onun dışında, çektiğiniz fotoğrafı kısa sürede dünyanın öbür ucuna gönderebiliyor olmanız, kayıpsız bir şekilde çoğaltabiliyor olmanız, istediğiniz büyüklükte neredeyse sınırsız çeşitlilikte yüzeye basabiliyor olmanız gibi bir dolu avantajları var. O yüzden de pek çok insanın bunu kullanıyor olmasına şaşırmamak gerekiyor. Hayatımıza getirdiği kolaylıklar yüzünden, ben de teknolojik olan fotoğrafı çok seviyorum, kullanılması gerektiğini düşünüyorum.

Çalışmalarınızda ağırlıklı olarak doğa, portre ve mimari konularını işliyorsunuz bu konudaki düşüncelerinizi paylaşır mısınız?
Aslına bakarsanız ben biraz dağınık bir fotoğrafçıyım. Kendi çevremdeki fotoğrafçılara ve dünyadaki pek çok önemli fotoğrafçıya baktığım zaman herkes ilgi alanlarını daraltmış durumda ve tek bir konuda uzmanlaşmış durumda. Açıkçası benim seçtiğim konular biraz dağınık. Gerçi çekim tarzım veya konuya yaklaşımım konusunda belli tutarlılıklarım var, ama çok farklı konulara ilgi duyuyor olmam beni biraz zorluyor. İçimdeki doğa sevgisinin beni yöneltmesiyle sürekli doğa gezileri yapan bir insanım zaten. Dünyada bir dolu tırmanma demeyim ama önemli dağların eteklerinde de olsa o dağları görüntüleme arzusu hep vardı bende. Ülkemizde de pek çok dağa tırmandım ve dağlar beni çekiyor bir şekilde ve o dağlara gittiğim zaman da, oradaki bitki örtüsünden tutun hayvanlara, böceklere, yapraklara, ağaçlara her şeyi çekiyoruz ve o dağın eteklerindeki insanlar, oradaki mimari yapılar da otomatikman ilgi alanıma giriyor. Mimariye olan ilgim de sanıyorum mühendisliğimden kaynaklanıyor, yani ben bununla bağdaştırıyorum. Sonuçta İnşaat Fakültesi mezunu olduğum için mimari yapılar beni bir şekilde etkiliyor, ilgimi çekiyor ve dünyada da çok değişik mimariler var. Ülkemizde çok ilginç eser sayısı fazla değil bana göre. Gerçi dini yapılar bence önemlidir; mimari yapılarda dikkatimi çeken camiler ve kiliseler. O yüzden Türkiye’de mimari anlamda yalnızca bunlar var gibi geliyor bana. İnsan faktörü herhalde bütün fotoğrafçıların gündeminde olan bir şeydir diye düşünüyorum. Çünkü özellikle fotoğraf tekniği, teknolojisi insanı en iyi ele alan ortam, medya diye düşünüyorum. Sinema ve fotoğrafı bu konuda çok güçlü buluyorum: İnsanları anlatma konusunda. Ya da optik sanatlar diyelim bunlara; diğerlerinin hepsi insanı anlatmada hep zayıf kalıyor. İnsanı anlatmada edebiyat ta iyidir, ama yine de görsel bir çağda yaşıyoruz o yüzden de görüntünün gücünü çok önemsiyoruz. Tabii o yüzden de bu gücü en iyi kullanan fotoğrafın ve sinemanın insanı hedefine alması çok doğal bir sonuç. Ben de onlardan birisiyim. Bunu belki en iyi yapan kişi olmayabilirim, ama aşağı yukarı çektiğim fotoğrafların üçte birini insan odaklı fotoğraflar oluşturuyor. Orada da, daha çok insan-mekan ilişkisine önem veriyorum. Tek başına bir insan çekebiliyorum, buna da bir itirazım yok. Ama insanı bulunduğu mekanla birlikte görüntüleyen, o insanın yaşamı, kültürü, giyimi, kuşamı, yaşadığı ortamı, yaptığı işi görüntüleyen, mekanı içeren fotoğrafları daha çok seviyorum; onları yapmaya çalışıyorum.

Beğendiğiniz veya örnek aldığınız fotoğrafçılar var mıdır? Varsa bunlar kimlerdir?
Var tabi. Çok sayıda iyi fotoğrafçı var ülkemizde. Mesela fotoğrafa başlarken benim en çok beğendiğim İzzet Keribar, Mehmet Kısmet ve Faruk Akbaş vardı. Halen de çok beğenirim onları. Onlar gibi çekmeye çalışırdım ilk zamanlar. Sonradan tabi kendi fotoğraflarımı yapmaya başladım. Yurt dışında da yaşayan ya da ölmüş çok iyi fotoğrafçılar var… Sebastiao Salgado, Henri Cartier Bresson, Richard Avedon, Eugene Smith, Man Ray… Bunların hepsi müthiş fotoğrafçılar… Ama ben artık biraz da “görüntü işleme” dediğimiz işi, ya da “müdahale edilmiş” fotoğrafları önemsiyorum. Bu şekilde aslında insanın hiç göremeyeceği ya da çekemeyeceği fotoğrafların oluşturulmasını önemsiyorum. Bu şekilde daha çok şey söylenebilirmiş gibi geliyor bana; daha güçlü mesajlar verilebilirmiş gibi geliyor. Bu yüzden, o tür fotoğraflar üretmeye yöneldim son dönemde. Orada da örnek aldığım kimse yok. Tabii ki çok iyi fotoğrafçılar var, ama bir şekilde kendi tarzımı yaratmaya çalışıyorum. Bütün dünyada ve ülkemizde mutlaka birilerini etkileyen, birilerini gaza getiren bir dolu iyi fotoğrafçı var. İyi ki de varlar. Onlar sayesinde her gün pek çok insan fotoğrafa ilgi duyuyor, bir süre sonra onlar da kendi fotoğraflarını üretmeye başlıyorlar.

Öğretim görevlisi olarak fotoğrafın akademik yanıyla ilgili düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?
Eğitmen olarak birkaç ayrı fakültede ders veriyorum. Bazılarında farklı sorunlar var, bazılarında ortak sorunlar var. Ortak sorunlar olarak bütün üniversitelerimiz bir şekilde teknolojinin gerisinde kalıyorlar. Çünkü her gün güncellenen bir teknolojiye kaynak ayıramıyorlar. Özellikle devlet üniversitelerinin böyle bir sıkıntısı var. Bazılarında mekan darlığı var, ekipman yetersizliği var, şudur budur… Ama genel olarak aslında eğitmen sıkıntısını aşan üniversitelerde belirli bir düzeyde iyi bir eğitim verildiğini düşünüyorum, gözlemliyorum. Bazı üniversiteler ekipman konusunda da iyiler. Ekipman ile desteklendiği zaman daha iyi işler çıkıyor ortaya. Ama mekanı çok önemsiyorum. O mekan hem öğrenci, hem öğretmen tarafından sahiplenilmeli ve eğitim koşullarına uygun olmalı, yeterince büyük olmalı, yeterince aydınlık olmalı, yeterince iyi karartılabilmeli; bu değişkenliğe sahip olmalı. Bunun dışında tabii eğitmenin kendini eğitmesi ve kendini sürekli güncellemesi çok önemli. Bunun çok ıskalandığını görüyorum ben. Özellikle ülkemizde belli bir düzeye ya da belli bir fikre ulaşan, belli bir etiketi kazanan eğitmen bir şekilde kendini çok fazla geliştirmiyor; bu en büyük sorunumuz. Halbuki eğitmenin kendini hergün güncellemesi, sürekli kendi bilgisini hem arttırması hem de çevresine yayması gerekiyor. Bunu yapabilen insan sayısı maalesef az. Ama özellikle fotoğraf, teknik ekipman gerektiren bir konu. Bunun da bir şekilde sağlanması lazım. Bunu devlet üniversiteleri sağlayamıyor maalesef. O yüzden ne oluyor; hem öğretmen hem öğrenci kendi cebinden daha çok para harcamak zorunda kalıyor. Bir şekilde bu sorunları aşmaya çalışıyoruz. Gerçi ülkemizde pek çok alanda pek çok sorunlar var, çoğu da ekonomik kökenli gibi geliyor bana, ama fotoğrafta bu ekonomik kökenliye ek olarak bir de bilgi problemini eklemek gerekiyor. Gerçekten fotoğraf bilgisi sürekli gelişen, sürekli zenginleşen bir şey. Eğitmenin de kendini bu konuda geliştirmesi şart.

Akademisyen ve fotoğrafçı olarak, fotoğraf adına yaşadığınız veya tanık olduğunuz sizi üzen ya da sevindiren olaylar var mıdır?
Vardır tabi. Üzen de vardır, sevindiren de vardır. Sevindiren; özellikle genç kuşak öğrencilerimiz ya da yakın zamanda mezun olan çok değerli öğrencilerimiz oldu ve onların çok iyi sergileri oldu, dünya çapında çok iyi yarışmalar kazandılar, ülke çapında bunlar bizi hep sevindiren şeyler oldu. Birazcık da bizim katkımızın bulunduğuna inandığımız gençlerin başarılı olmaları bizi sevindiriyor. Üzen şeyler de oluyor tabii. Yine katkımızın olduğunu düşündüğümüz öğrencilerimizin ya da mezunlarımızın olur olmaz işler yaptıklarını görüyoruz. Biraz önce anlattığım eleştiri konusunda ipin ucunu kaçıranlar olabiliyor ya da bir şekilde isim kullanmadan olumsuz eleştiri yapanlar oluyor, hakarete varan şeyler söylüyorlar. Bunlar bizi çok üzen şeyler oluyor ama bunların sayısı çok değil Allah’tan. Daha çok sevinçler yaşıyoruz ve iyi ki böyle. O yüzden de işimizi daha çok severek yapıyoruz. Elbette bizi güdüleyen, bizi motive eden bir mesleğimiz var, o yüzden olumsuzlukları çok fazla görmemeye çalışıyoruz.

Fotoğraf yarışmalarında görev almış Akademisyen ve Fotoğrafçı olarak olumlu ya da olumsuz sizi etkileyen veya düşündüren fotoğraflar oluyor mu? Fotoğraf yarışmalarında geldiğimiz son nokta nedir? Faydalı olduğuna inanıyor musunuz? Varsa eksiklikleri nelerdir?
Güzel bir soru aslında. Fotoğraf yarışmaları sayıca çok arttı günümüzde, ama bu artış kaliteye yansıdı mı diye sorarsanız ona olumlu bir yanıt vermek zor. Çok sayıda fotoğraf yarışması düzenleniyor, çok sayıda ödül dağıtılıyor fakat ortaya çok çarpıcı işler çıkmıyor bana sorarsanız. Çünkü fotoğraf yarışmalarının bir şekilde bir formatı oluştu. Belli sınırlar içinde düşünüp, belli sınırlar içinde üretirseniz bunlar değer buluyor gibi bir düşünceye sahibim. Üç aşağı beş yukarı da yarışmalarda benzer isimler jüri olarak yer aldıkları için yarışmacılar da jüriye bakarak “bu jüri şunu sever, başka bir jüri bunu sever” deyip jürinin niteliğine göre fotoğraflar gönderiyorlar; buna göre bir takım ödüller alabiliyorlar. Jürinin gerçekten çok tarafsız davranması zor, ya da fotoğraf gibi bir konu çok tarafsız olamaz. Açıkçası, bunu da söylemek lazım. Herkezin belli bir beğenisi var, jürilerin de beğenileri var. O yüzden de çok klasik tarzda şeyleri beğenen bir jüriye siz çok yenilikçi, çok başka bir şey gönderirseniz o kabul görmüyor. O zaman da, daha yenilikçi bir jürinin olduğu bir yarışma bulacaksınız ve ona göndereceksiniz gibi bir durum çıkıyor ortaya. Yarışmalarla sanat düzeyinde bir fotoğrafın bir yere ulaşmasını çok zor görüyorum ben. Yarışmalar yarışmayı düzenleyen kurumların reklamlarının yapılması, onların bir takım ihtiyaçlarının karşılanması için yapılıyor. Yarışmacılar da buna bir şekilde fit oluyorlar, yarışma kurallarını kabul ediyorlar. Bir şekilde sürüp giden böyle bir düzen var ortalıkta. Ama bunun fotoğraf sanatına bir getirisi olduğuna ben inanmıyorum. Bu bir piyasa ilişkisi; yani alan razı satan razı olan bir ortam. Ama bunun fotoğraf sanatına bir katkısı olduğuna ben inanmıyorum.

Söylediklerinizi şöyle özetleyebilir miyiz? Seçici kurulda çok sesliliğin, çok farklılığın olmaması, belli kalıplar üzerinde durmaları ve fotoğraf yarışmasına katılan kişilerin de onların az veya çok beğenecekleri tarzda fotoğrafları gönderiyorlar diyebilir miyiz?
Biraz öyle olduğunu söyleyebiliriz, ama şunu da söylemek lazım; sanki bu söylediğimden bütün suç jürininmiş gibi de algılanmasın. Çünkü bir de şöyle bir şey var: Hakikaten çok iyi, çok nitelikli, çok farklı fotoğraflar da gelmiyor. İyi kötü, ben jürilere katılan bir insanım. Hani beni çok heyecanlandıracak bir fotoğraf da gelmiyor oraya. Bir de böyle bir şey var! Hani jürinin bir takım kuralları var, sınırları var diyelim. Bu sınırların dışındaki bir şeye hoş görülü davranmıyor, diyebiliriz. Ama gelen fotoğrafların da niteliği o kadar sınırlı oluyor ki, genellikle böyle çok heyecan uyandıran bir fotoğraf gelse oybirliğiyle birinci oluyor. Ama onların sayısı çok az; o yüzden de o heyecanı yaratamayan çok sıradan işlerin içinden “en az kötü olanı” seçiliyor maalesef. Ama sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Fotoğraf yarışmaları, amaçlanan fotoğraf çizgisini ya da çıtasını yükseltme işlevini pek yerine getiremiyor. Orada bir sorun olduğunu düşünmemiz lazım.

Hangi özellikleri taşıyanlara fotoğraf sanatçısı diyebiliriz?
Açıkçası, sanatçı olmak zor bir şey. Hakikaten dünyada böyle sanatçı olarak nitelendirebileceğimiz insan sayısı çok az. Zaten neyin sanat, neyin sanat olmadığını da aslında tarih belirler. Şu anda çok güncel bir kişiye sanatçı demek, onun ürettiği bir şeye “evet bu sanat eseridir” demek çok iddialı bir yaklaşımdır. Tarih zaman içerisinde eler olumsuz ya da yetersiz olanları ve gerçek sanatçı olanları şu anda anlayamayız. Aradan bir süre geçtikten sonra anlarız bu sanatçıları; belki bir kuşak sonra, belki iki kuşak sonra ortaya çıkar. O yüzden de, hani öyle hali hazırda yaşayan insanlara, çok genç insanlara, hatta bana bile fotoğraf sanatçısı denilmesinden çok rahatsız olurum. Bana göre böyle bir şeyi onaylamak mümkün değildir. Ama sanatçı zaten toplumdan daha farklı düşünen, toplumun önünde giden, topluma yol açan kişilerdir. Ve kullandığı malzeme neyse (bu bir müzik aleti olabilir, fotoğraf olabilir, resim olabilir, heykel olabilir), kullandığı aracı doğru kullanarak, onun tekniğine, onun diline uygun olarak eserler üreten kişidir. Ve bu üretilen eserler de bir şekilde heyecan yaratmalıdır toplumda. Yani peşinden sürüklemelidir, “vay canına” dedirtmelidir, farklı bir düşünce olmalıdır, yenilikçi olmalıdır ve düşündürmelidir, heyecanlandırmalıdır. İzleyicilerin hem duygu hem de düşüncesine hitap etmelidir diye düşünüyorum. Bunu yapabilen işlerin sayısı da çok azdır. Bu kadar az sayıda iyi iş üretilirken, bunları üreten insanların sayısı çok daha azdır. O zaman da herkes sanatçı olamaz tabii. Sanatçılık üst düzey bir şeydir; öyle herkes için bunu kullanmamak gerekir diye düşünüyorum.

Profesyonel fotoğrafçının nitelikleri neler olmalıdır?
Profesyonel fotoğrafçılar için tek bir kategori belirlemek zor olur. Çok değişik alanlarda profesyonel fotoğrafçılar faaliyet gösterebilirler. Bir haber fotoğrafçısı da profesyoneldir, bir tanıtım fotoğrafçısı da profesyoneldir, bir fotoğraf eğitimcisi de profesyoneldir. Profesyonel, bu işten para kazanan demektir aslında. O yüzden de fotoğraf malzemesini kullanarak hayatını idame ettiren kişilere “profesyonel” denilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çok iyi fotoğraf çeken birisi profesyonel olmak zorunda değildir. Amatör ruhla yapar, ama çok iyidir yaptığı işte. Başka birisi de profesyonel olarak, para kazanmak amacıyla yapar ve o kadar iyi değildir; böyle şeyler olabilir. Ama bir işi çok iyi yapan insana biz “usta” deriz. Usta fotoğrafçı vardır, o işini iyi yapıyordur. Çırak dediğimiz kişiler henüz o kadar iyi yapamıyordur. Ama, dediğim gibi bu işten para kazanıyorsanız profesyonelsinizdir, para kazanmak amacıyla yapmıyorsanız amatörsünüzdür. Ben bu ayrımın yapılması gerektiğini düşünüyorum. O anlamda da bütün bu fotoğraf paylaşım siteleri gibi yerlerde gördüğümüz, yani amatör ruhla bu işi yapan insanların hepsi amatör fotoğrafçıdır benim gözümde. İçinde çok iyi olanları vardır, o kadar iyi olmayanlar vardır; ama profesyonellik başka bir şeydir.

Fotoğraf Eğitiminde minimal (en azı var mı dır?) Üniversite eğitimi olmayan fotoğrafçıların bu açığı kapatabilmek için en azından yapmaları gerekenler nelerdir?
Vardır tabi. Her işin bir asgari düzeyi vardır. Burada da çok temel şeyler var tabi: Okumak, izlemek ve üretmek. Bunları minimumda ne kadar tutabilirsiniz bilmiyorum ama bilgi düzeyinizi ve yeteneğinizi bir şekilde geliştirmek istiyorsanız çokça okumak gerekiyor, farklı şeyler okumak gerekiyor. İlla da fotoğraf tekniğine yönelik şeyler olması şart değil bunların. Genel kültür diyebileceğimiz, dünyayı anlayabileceğimiz her türlü yayın bir şekilde bizi geliştirecektir. Onun dışında kullandığınız malzemeyi de tanımamız gerek şart. Minimalden bahsetmek gerekiyorsa evet böyle bir şey gerekiyor. En azından kullandığınız malzemenin kullanım kılavuzunu okuyun; en basiti budur. En azından bir tane temel fotoğraf kitabı okuyun, en azından bir tane kompozisyon kitabı okuyun, ayda en az bir tane fotoğraf sergisi izleyin, ya da bir fotoğraf gösterisi izleyin ve tabii bolca fotoğraf çekin. Bolca fotoğraf çekmeyi ben önemsiyorum. Orada bir minimal (en az) değerinden söz edemeyeceğim. Ne kadar farklı konuyu çekerseniz o kadar kendinizi geliştireceğinizi iddia ediyorum; bu böyledir. Az fotoğraf çekerek gelişmez fotoğrafçılık. Çok çekersiniz, çok yanlış yaparsınız ve doğruya daha kısa sürede ulaşırsınız. Aynı konunun çok sayıda fotoğrafından söz etmiyorum. Çok değişik konuların fotoğraflanmasından söz ediyorum.

Fotoğrafa yeni başlayanların nitelikli bir fotoğrafçı olması için izlemesi gereken yol nedir?
Aslında bir önceki soruda da kısmen yanıtlarını verdik diye düşünüyorum. Fotoğrafa yeni başlayan kişinin temel fotoğrafla ilgili kitaplar okuması iyi bir başlangıç noktasıdır. Belki seminerlere gitmek ilginç olabilir. Eğer büyük bir şehirde oturuyorsanız, bu tür temel fotoğraf seminerlerinden yararlanılabilir. Bunlar iyi başlangıç noktaları. Eğer küçük bir şehirde oturuyorsanız, böyle olanaklarınız yoksa, belki fotoğraf paylaşım sitelerindeki ya da fotoğraf teknolojisi içeren sitelerdeki bilgilerden yararlanmak iyi bir başlangıç noktası olabilir. Ama tabii ki fotoğrafa yeni başlayan birinin bu bilgileri alıp, kullandığı malzemeyi de iyi tanıyıp, o malzemeyi kullanarak çokça fotoğraf çekmesi gerekir. Bu çokça çektiği fotoğrafları da eleştiri yapabilecek bir ustasına götürüp ondan fikirlerini alması gerekir. Böyle böyle yaparak belli bir yere ulaşılır. Sonrasında da zaten daha geniş düşünüp bütün dünyadaki işleri izlemek, bütün dünyadaki fuarlara, sergilere, galerilere gidip dünyada insanlar neler yapıyor, ben neler yapabilirim diye düşünmek ve tabii ki öncelikle bulunduğunuz ülkede daha sonra da bütün dünyada ne tür sorunlar var bunları anlayıp, bunlara eleştirel yaklaşmak, ya da iyi bir şey oluyorsa da bunu öven yaklaşımlar yapmak… Ama sosyal olarak dünyada olup bitenlere duyarlı olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bütün bunları yaparken de hep belli bir özen göstermek… Yaptığınız her işe özen göstererek yaparsanız kısa sürede başarılı olacağınızdan eminim.

Fotoğrafı doğru olarak nasıl algılamalıyız? Nasıl anlamalıyız?
Fotoğrafı algılamak bir takım kişisel niteliklere de bağlı olabilir. Görsel kültürü zengin olan kişiler bu konuda daha avantajlılar, yaşı daha büyük olan kişiler bu konuda daha avantajlılar, yaşam deneyimi daha çok olan kişiler daha avantajlılar. Gençler biraz daha dezavantajlılar bana göre burada. Çünkü henüz yaşamlarında çok fazla şey görmedikleri, yaşamadıkları için her ipucunu doğru değerlendiremeyebiliyorlar. Özellikle gizli kalmış ya da değinilmemiş bir takım şeyleri, nüansları diyeyim, kolaylıkla es geçebiliyorlar. Yaşı daha büyük olan deneyimli kişiler bu konuları daha iyi değerlendirebiliyorlar diye düşünüyorum. Ama tabii ki dikkatli olan, görsel dikkate sahip olan kişiler bunu bir avantaja çevirebilirler. Görsel algı dediğimiz şey bazı insanlarda daha güçlüdür, bazı insanlarda daha zayıftır. Bu tabii pratik yaparak, denemeler yaparak geliştirilebilir bir şeydir. Ama hakikaten bir fotoğrafçının refleks haline gelmiş bir algısı olması lazım. Yani algı düzeyi o kadar gelişmiş olmalı ki, gördüğü anda bütün ayrıntıları farkedip bunları değerlendirebilecek bir refleks haline gelmiş olması lazım ve çok kısa sürede “gördüğü konuya düşen ışığın yönünün yanlış olduğunu” anlayabilmeli. Ya da arka planda görselliği veya bütünlüğü bozacak bir şeyin olduğunu hemen fark edip onu kadrajın dışında tutacak yeni bir kompozisyona yönelecek kadar hızlı davranmalı fotoğrafçı. Gördüğü her şeye fit olmamalı fotoğrafçı; daha iyisini yapabileceği noktaları ya da daha iyisini yapabileceği görüş açılarını iyi değerlendirmeli, buna göre hızlı davranıp doğru kararı vermeli diye düşünüyorum.

Genel olarak fotoğrafa değer katan veya olumsuz etkileyen unsurlar nelerdir?
Güzel soru aslında. Siyah beyaz fotoğraf ve renkli fotoğrafı burada ayrı ayrı ele almak daha doğru olur diye düşünüyorum. Çünkü siyah beyaza değer katanla renkliye değer katanlar farklı şeyler olabiliyor. Şöyle söyleyeyim; aslında siyah beyaz fotoğrafçılığın bir sadeleştirme etkisi var. Bu çok avantajlı bir şey aslında. Kalabalık bir görüntünün içinden siz renkleri çıkardığınız zaman, tonları sadece siyah, beyaz ya da grilere indirgediğiniz zaman, ilgi doğrudan forma yöneliyor, biçime yöneliyor. Ya da orada varsa, izleyici bir duyguya düşünceye daha kolay ulaşabiliyor. Rengin aslında biraz görüntüyü karmaşıklaştıran bir yapısı var. Fakat bu tabi her renk için, her ortam için de doğru değil. Bazen de çok az bir rengin olduğu ortamda rengi çok vurucu olarak kullanarak siyah beyazın hiçbir zaman elde edemeyeceği güce de ulaşmak mümkün. O yüzden bazı konular siyah beyazı gerektirir, bazı konular renkliyi gerektirir diyeyim. O yüzden de belki tek türde çalışıyorsanız, “ben yalnızca renkli çekerim” diyorsanız renkli fotoğrafın uygun olacağı konulara yönlenmek gerekir. Ya da tam tersine “siyah beyazcıyım” diyorsanız da, o zaman siyah beyaz algılamanız gerekir konuları… Böyle zorlukları var…

Birkaç konu başlığını örnek verebilir miyiz renkli ve siyah beyaz fotoğraflara?
Örneğin miting alanı gibi çok fazla insanın olduğu ya da savaş alanı gibi ya da futbol seyircisinin olduğu gibi ve ya çok insanın yer aldığı bir fotoğrafta renk bir dezavantajdır. Çünkü kimi kırmızı giymiştir, kimi yeşil, mor, v.s. Göz bunlara tıkılır ve asıl konuyu anlamakta güçlük çekebiliriz. Bu tür konularda, mesela savaş fotoğrafında siyah beyaz tek çare gibi bir şeydir. Gerçekten çok yalınlaştırır ve oradaki dramı bize çok daha güçlü bir şekilde aktarır. Ama belki bir tanıtım fotoğrafçılığında bunun tersini düşünmek mümkündür. Yalnızca kırmızı giymiş, kırmızı ayakkabı giymiş birisiyle tüketiciye çok etkileyici, çok çarpıcı bir mesaj verebilirsiniz. Rengi ya da bir takım renkleri ortaya çıkararak bir formu daha iyi vurgulamak da mümkün olabiliyor. Ama çok fazla rengin bir arada olduğu yerlerde renkli fotoğraf kesinlikle bir dezavantajdır. Az sayıda tonu bir araya getirdiğiniz yerde bir tek rengi çok ön plana çıkararak vurucu işler yapabilirsiniz. O yüzden de çalışma konularımızı iyi belirleyip bu tür şeylerin üzerinde uzmanlaşmakta yarar var diye düşünüyorum. Herşeyin fotoğrafı çekilemez. Çekilse bile eşdeğer olarak çekilemez. Kimisi siyah beyazda daha iyi sonuç verir, kimisi renklide daha iyi sonuç verir.

Fotoğrafta doğru bildiğimiz yanlışlar, yanlış bildiğimiz doğrular var mıdır?
Güzel bir soru. Eminim ki vardır! Bunun ne kadarını ben biliyorum, ne kadarını bilmiyorum ondan da çok emin değilim ama… Var tabii… İnsanların bir takım kabulleri var, “bu kesin doğrudur” dediği şeyler var; o her zaman doğru olmayabiliyor. Belki %95 doğrudur ama %5 tutmayabiliyor. O yüzden o doğrular kesin olmayan doğrulardır. Fotoğrafta buna benzer çok fazla durum var. Genel kompozisyon kurallarının tümü böyledir. Biz bunların doğru olduğunu düşünürüz ve 1/3’e yerleştirmek, ufuk çizgisine ya da leke ve denge oranlarına dikkat etmek gibi şeyler genellikle bizi bir takım şablonlara götürür, bir takım kalıplara götürür. Bu bir şekilde de, aslında sınırlayıcı bir şeydir. Fotoğraf sanatı özellikle bu kadar sınırlayıcılığı kaldırmaz. Sanat biraz da kuralları yıkmak, daha farklı düşünmeyi içeren bir davranış olduğu için, fotoğraf sanatıyla uğraşan bir kişi, değişmez olarak kabul ettiğimiz bir takım şeyleri zorlaması gereken kişidir. Tamamen al aşağı etmek anlamında söylemiyorum, ama birazcık daha farklısını yapmaya çalışmak gibi yaklaşımlar daha etkileyici sonuçlar verebilir aslında. O yüzden denemek ve yanılmak özellikle sanatın en önemli özelliğidir. Deneme olmadan, yanılmadan doğruya ulaşmak mümkün olmuyor. O yüzden de tüm kuralları değişmez olarak kabul etmek aslında çok doğru bir şey değil. Ben bunu farklı yaparsam acaba ne olur? Merak etmek gerekiyor. Sanatçının içinde merak duygusu zaten vardır ve o farklılıkları denemesinde yarar vardır.

Bu açıklamanızdan az önce söylediğiniz teknik olarak doğru yapılan fotoğraf sanat değildir, sanat olmayabilir açıklamasına da ulaşmış oluyoruz o zaman.
Teknik olarak çok doğru olan bir fotoğraf izleyiciyi her zaman heyecanlandırmayabilir. Belki de çekilmesi çok zor olan bir fotoğraftır o. Yapan kişi çok uğraşmıştır, azami bir performans sergilemiştir belki, ama bunun izleyiciye ulaşan etkisi çok zayıf olabilir. Ve çok zor çekilmiş bir fotoğraf, çok zor üretilmiş bir fotoğraf izleyicide hiçbir etki bırakmaz ve izleyici bakmadan geçebilir. Tam tersine 5 dakikada çekilmiş, 1 saniyede hiç düşünülmeden yapılmış bir şey çok büyük bir etki de bırakabilir. Burada bütün kuralları ele alıp ince eleyip sık dokumak her zaman bizi doğru sonuca götürmeyebilir. Bazen çok spontan, çok anlık bir şey, aklımızda bir anda çakan bir kıvılcım bizi farklı bir şeye yöneltebilir ve çok iyi bir etkiye ulaştırabilir. Çok kesin doğrular olmadığını söyleyeyim ben genel olarak. Hani bir takım temel doğrular vardır, ama bir de bizim doğru olduğunu kabul ettiğimiz bir takım yanlışlar da vardır. Bunun için de bunları sık sık deneyerek, yanılarak hangilerinin aslında uyulması gereken, hangilerinin uyulmaması gereken olduğunu ancak deneyerek, yanılarak, çok araştırarak öğrenebiliriz diye düşünüyorum. Özellikle beğeni konusu kültürel bir konudur ve yerel kültürlere de çok bağlıdır. Deniz kenarında yaşayan bir toplumla dağ başında yaşayan bir toplumun beğenileri çok farklı olabilir. Doğuda yaşayanla batıda yaşayan, kuzeyde yaşayanla güneyde yaşayan farklı şeylerden hoşlanabilir. Hatta ülkeler bazında düşünüldüğünde, Orta Afrika’da beyaz renk matem rengi olarak kabul ediliyormuş. Halbuki dünyanın çok büyük bir bölümünde matem rengi siyah olarak kabul ediliyor. Böyle çok aykırı şeyler ortaya çıkabiliyor; o yüzden de doğru bildiğimiz doğrular her yerde doğru olmayabiliyor.

Fotoğrafın gelecekte nasıl bir değişim ya da kalıba gireceğini düşünüyorsunuz? Bu konuda bir öngörünüz var mı?
Şimdi böyle dünya fotoğrafına yön veren bir insan değilim tabii. Değişimleri yakından izleyen birisi olarak, özellikle teknolojik bazı gelişmeler bekliyorum. Örneğin yakın bir gelecekte üç boyutlu fotoğrafın gündemimize gireceğini düşünüyorum. Bu konuda firmalar ciddi çalışmalar yapıyorlar ve elde ettikleri sonuçları da mutlaka bize sunmak isteyeceklerdir. Biz de mutlaka onlara para vereceğiz, onların müşterisi olacağız. Bu konuda kesinlikle eminim, böyle bir şey olacak. Belki daha hızlı makineler, daha yüksek çözünürlüklü makineler, daha hafif ama daha kaliteli görüntü veren ürünler… Bu tür şeylerin gelmesi pek şaşırtıcı olmaz, bu tür gelişmeler olur. Ama sanat açısından düşündüğümüz zaman ya da fotoğraftaki başka branşlar, mesela haber fotoğrafçılığı, belki başka bir yöne gider. Belki artık haber fotoğrafçılığı için bir savaşın ortasına muhabiri göndermek gerekmeyebilir. Bunu uydulardan görüntülemek mümkün olabilir ya da yerleşik kamera düzeneğinin çok artacağını düşünüyorum dünyanın her yerinde. Dolayısıyla bir meydana yerleştireceğiniz bir kamerayla orada olabilecek bütün olayları görüntüleyebiliyorsunuz. O yüzden de belki savaş muhabirine olan ihtiyaç azabilir diye düşünüyorum. Ya da tanıtım fotoğrafçılığında daha farklı trendler, daha farklı gelişmeler olabilir. Şu anda bu işle uğraşan insanlar ekipmanlarını çok farklılaştırmak zorunda kalabilir. Çok çok farklı şeyler ortaya çıkabilir açıkçası, ama sanat konusunda bir eğilim belirlemek zor. Şöyle söyleyeyim; daha çok düşündüren, daha çok duygulandıran fotoğraflar gündemde olacaktır sanat camiasında. Sırf güzel olduğu için ya da sırf doğru olduğu için bir fotoğraf günümüzde artık sanat olarak kabul edilmiyor. O yüzden de sanat olabilecek fotoğrafın daha sıkı bir fotoğraf olması lazım, daha güçlü bir fotoğraf olması lazım. Orada daha ciddi bir rekabet var çünkü.

Bu konu haricinde paylaşmak istediğiniz konu veya konular varsa bizimle paylaşır mısınız?
Ülkemizde özellikle ben şunu gözlemliyorum: “Fotoğrafı fotoğraf makinası çeker” gibi bir yanlış algılama var. Halbuki “fotoğrafı fotoğrafçı” çeker. Bunu öncelikle anlamamız lazım. Özellikle fotoğrafa yeni başlayan arkadaşlara bu uyarıyı yapmak istiyorum. Çünkü yeni başlayanlarda şöyle bir eğilim var: Ben çok iyi bir fotoğraf makinası alırsam çok iyi fotoğraf çekerim. Böyle bir şey yok! Tabii ki ekipman bir yere kadar yardımcıdır fotoğrafçıya, ama fotoğrafçı doğru malzemeyi kullanarak kendine güven, hız gibi bir takım avantajlar sağlıyor olabilir, ama sonuçta bitmiş bir fotoğrafın arkasındaki beyin önemlidir. O fotoğrafın içerdiği düşünce, duygu, izleyiciye verdiği mesaj önemlidir. Bunu da bir fotoğraf makinası başaramaz. Bunu ancak o fotoğrafı çeken fotoğrafçı başarabilir. O yüzden fotoğrafa meraklı kişilerin kendilerini düşünsel anlamda, duygusal anlamda geliştirmelerini çok önemsiyorum ve onlara bunu salık veriyorum. Zaten iyi bir fotoğrafçı herhangi bir fotoğraf makinasıyla iyi sonuç alacaktır. O yüzden de çok fazla paralar ödeyerek çok pahalı makineler alan insanlara ben şaşırıyorum ve böyle yapmamaları gerektiğini söylemek istiyorum.

Vakit ayırdığınız için; özellikle şahsım adına çünkü çok bilgilendiğimi, çok aydınlandığımı belirtmek istiyorum; bu foto röportajı takip edenler, bu yazıyı okuyanlar adına da gönülden teşekkür ediyorum. Bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar diliyor, daha güzel yerlerde görmeyi arzu ettiğimizi de belirtmek istiyorum.

E-mail : emre@emreikizler.com veya emreikizler@yahoo.com

FotoRöportaj fotoğrafları için lütfen https://fototiryaki.com/thumbnails.php?album=34 linkine tıklayınız.
Sn. Emre İkizler'in portfolyosu: https://fototiryaki.com/thumbnails.php?album=91
Foto Röportaj tarihi: 1 Ekim 2009
Saygılarımla...
FotoTiryaki Fotoğraf Paylaşım Sitesi ve Forumu
https://fototiryaki.com
Cevapla